|
Tabii bir keşifler çağı yaşamıyoruz,
ama dünyayı kendi gözleriyle görme duygusu, bir toplumu özne
yapmanın en önemli gereklerinden biri olduğu için keşfetme
arzusunu kışkırtma çabası devam etmelidir.
|
|
|
|
Matrakçı Nasuh''un
Kanuni'nin İran ve Irak seferinde geçilen coğrafyayı
haritacı anlayışla resmettiği 1533-36 tarihli Beyan-ı
Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan adlı eserinde Haliç'in
iki yakasını gösteren bu minyatür, aynı zamanda bir harita
işlevi görür. Nasuh'un resimli haritalarında yön ve ölçek
bulunmaz fakat ayrıntılı plan vermesiyle dikkat çeker.
Minyatürde tarihi yarımada, Haliç, Galata, Üsküdar'ın
küçük bir bölümünde üç yüze yakın önemli yapı görülür.
İstanbul topografya ve mimarisi hakkında önemli veriler
sağlar. Dikdörtgen bir sayfaya sığdırılmaya çalışılan
İstanbul bölümünün üçgen alanı Yedikule, Haliç çizgisinde
sıkıştırılıp daraltılmış. Bu topografik bozulma
Sultanahmet-Sarayburnu bölümünün gereğinden fazla geniş
tutulmasından kaynaklanır. Tarihi yapıları gösterme
isteğinden dolayı topografik ayrıntılar ikinci plandadır.
|
|
|
|
|
|
Keşfetme konusunda biraz geç kalmış gözüküyoruz. Belki,
keşfetmek yerine fethetmeyi tercih eden ya da 'onlar keşfetsin biz
nasıl olsa gider fethederiz' rahatlığı içinde, uzak yerleri,
oraları buraları merak etmeyen Osmanlı'nın torunları olduğumuz
için böyleyiz. Atlas dergisinin gerçekleştirdiği birkaç keşif ekspedisyonu dışında, (örneğin Kuzey Kutbu, Antarktika, Avrupa'yı
Kuzey Denizinden İstanbul'a kürekle geçmek, dünyanın en derin
mağaralarına dalmak gibi) yaygın bir macera ve keşif etkinliği
ülkemizde pek görülmez. Tuhaftır, ekspedisyon sözcüğünü Türkçe'ye
çevirdiğimizde yine atalarımızın en iyi bildiği ama keşif anlamına
pek de yakın olmayan sözcüğe çıkar yolumuz: Sefer.
Seferlere ve seferberliğe alışkın, bu öykülerle büyümüş bir
toplumda macera seferberliğini bir tutku olarak yaratmak çok da
kolay değil. 'Şart da değil' diye düşünenler olabilir, ama dediğim
gibi, özne olmak için kendi gözlerinle görmek, kendi kalbinle
keşfetmek heyecanını tatmak bir önkoşul.
Kimine göre Osmanlılar, Akdeniz'de seyrü seferi engellediği için,
kimine göre başka nedenler yüzünden Avrupa'da keşifler çağı
başladı. O sırada biz ne yapıyorduk? Bu çağın öznesi niye
olamadık? Bu soruların yanıtını vermek kolay değil ama, o sıradaki
coğrafya bilgimizden ve Osmanlı'nın bu alanda tavrının ne olduğunu
bir ölçüde ortaya koyarak belki sırra biraz yaklaşabiliriz.
Osmanlı kendinden o denli emindi ki, İspanyolların ve
Portekizlilerin dünya denizlerine açılmalarını, Afrika'da,
Hindistan'da bazı yerleri keşfetmelerini dahi küçümsüyor, alaycı
ifadelere başvuruyordu. Dahası dönemin en önemli
coğrafyacılarından Piri Reis donanmasıyla, kaşif ve tabii işgalci
Portekizlilerin önünü kesmek için Hind Okyanusu kıyılarında
onlarla vuruşuyordu.
Atlas'ın Nisan sayısında, Osmanlı haritacılığı anlatılıyor.
Topkapı Sarayı ve bazı eski yazma kütüphanelerinin tozlu
arşivlerinde gözlerden ırak haritalar, Atlas okurlarına sunuluyor.
Dahası, Atlas, Türklerin yaptığı ve günümüze kadar kalan ilk dünya
haritasını da gün ışığına çıkarıyor. Kaşgarlı Mahmud'un 1070
yılındaki haritasını pek az kimse bilir ve üstelik Atlas, haritayı
Türkçeleştirmiş.
Aslında Osmanlı'da haritacılık, toprakların genişlemesiyle gelişme
sağlamıştır. Harita iktidarın tapusudur. Vergi alınacak
toprakları, sefere çıkılacak ülkeleri, kuşatılacak şehirleri,
aşılacak denizleri cümle aleme gösterirler. Atlas'ta Feray
Coşkun'un araştırmasından öğrendiğimize göre İstanbul'un fethinin
ardından, Fatih, yeni başkentinin güvenliğini sağlamak ve
topraklarını genişletmek için, Balkanlar, Ege ve Karadeniz'de
yoğun bir fetih politikası güder. Bu politikanın iyi bir coğrafya
ve astronomi bilgisi gerektiği tartışma götürmez. Bu dönemde Batı
ve İslam kaynaklarından çeviriler yapılır. Ali Kuşçu ve Fethullah
El Şirvani gibi ünlü matematikçi ve astronomlar Osmanlı'ya gelir.
Bizans arşivinde Batlamyus'un coğrafyasının bir kopyasını
inceleyen Fatih, Trabzonlu bilim adamı Yorgo Amirutzes ve oğlundan
bu eseri Arapça'ya çevirmelerini ve buna dayanarak bir dünya
haritası çizmelerini ister. Üstelik Fatih, İtalya'yı da fethetme
arzusundadır. Bu nedenle Ressam Bellini'den bir Venedik haritası
çizmesini dahi ister. Fatih'in coğrafya merakını bilen Francoesco
Berlinghieri, Geographia'sını Fatih'e sunar. Bugün Topkapı
Sarayı'nda bulunan seçkin harita koleksiyonu Fatih'in harita
merakının ve fetih politikalarının ürünüdür.
|
|
|
|
Ali Macar Reis'in
Karadeniz, Marmara ve Azak Denizi limanlarını ve bu
denizleri çevreleyen toprakları gösteren haritasında
kırmızı, yeşil, erguvan, mavi renkleri ve altın yaldız
kullanılmış. Yer adları siyahla yazılı. Biri merkezi
toplam 17 rüzgârgülü var. Kıyılar maviyle, nehirler altın
yaldızla boyalı. Şehir tasvirleri, gölgeli boyamaları ve
maviye kaçan yeşil renk tonlarıyla dikkat çekiyor. Elliyi
aşkın kale ve kent stilize minyatürle gösterilmiş.
Özellikle Tuna Nehri boyu minyatür açısından zengin.
Dinyeper Nehri deltası haritanın en dikkat çeken kısmı.
Topografya gerçekçi bir şekilde resmedilmiş. Kafkasya'nın
kuzeyinde atlasın haritalarındaki en geniş minyatür
bulunuyor. Anadolu ve Trakya'daki şehir ve kasabalar
günümüzdeki adlarıyla yer alıyor. Boyutları yaklaşık 30x43
santimetre olan Karadeniz haritası ve içinde bulunduğu Ali
Macar Reis Atlası, İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi
Kütüphanesi'nde bulunuyor. |
|
|
|
|
|
Bugün Piri Reis, Kemal Reis, Barbaros, Turgut Reis gibi Osmanlı
denizcilik tarihinde gururla anılan bir çok kişi korsan
kökenlidir. Osmanlı Sultanları bu Müslüman korsanlara, ticaret
gemilerini korumaları ve savaş zamanında sefere katılmaları
şartıyla koruma vaat etmişti. Deniz savaşları ve korsanların
yağmaları sonucu haritalar ve kıyı kılavuzları elden ele
dolaşırdı. Venedik Avrupa'nın, İstanbul ise Osmanlı'nın
haritacılık merkeziydi.
Evliya Çelebi de Seyahatname'sinde İstanbul'daki haritacılardan
şöyle bahsetmektedir:
'Bu haritacıyanlar 15 tanedir ve sekiz dükkandırlar. Her çeşit
bilimi bilir, başta Latince olmak üzere bir çok dili konuşurlar,
Atlas minor ve Mappemonde gibi Latince coğrafya eserlerini
okurlar, denizleri, nehirleri, dağları, tüm dünyayı çizerler ve
çalışmalarını denizcilere satarlar. Haritacılık bilimi
denizciliğin ruhudur. Çünkü haritalarda gemiler için pusulanın her
yönünde yollar çizilmiştir. Yerlerin ıssız olup olmadığı, adaları,
limanlar, sığlıklar, derinlikler, kayalar, derin sular yönlere
göre bu haritalarda gösterilir, denizciler okyanusta yollarını tüm
bu bilgilere göre alırlar.'
Osmanlı'da deniz haritacılığı dendiğinde akla gelen ilk isim tabii
ki Piri Reis'dir. En çok bilinen eseri de 1513 tarihli dünya
haritasıdır. Bu dünya haritasının yalnızca üçte birlik kısmı
elimizde kalmış. Bu parça Atlas Okyanusu ve Yeni Dünya'nın bir
kısmı ile Eski Dünya'nın bir bölümünü gösterir. 1517'de Kahire'de
Yavuz Sultan Selim'e sunulur. Sultan Selim'in bu haritayı
kullandığına dair herhangi bir kanıt ise yoktur. Bu haritanın
kaynakları ve önemi üzerinde yıllardır bir çok fikir ileri
sürülmüştür. Reis'in 1528 tarihli elimize sadece altıda biri
ulaşmış olan başka bir dünya haritası daha mevcuttur.
Osmanlı korsan reisliğinden Osmanlı hassa reisliğine geçen Ali
Macar Reis, 1567'de her biri çift sayfa olmak üzere altı
denizcilik haritası ve bir dünya haritasından oluşan bir atlas
hazırlamıştı. Ali Macar Reis'in atlasında, denizler ak, karalar
yeşildir. Avustralya kıtası henüz keşfedilmediği için yer almaz.
Başka bir deniz haritası da 1590'da Muhammed Reis ibn Menemenli
tarafından yapılmış bir Ege denizi portolanıdır. Bugün Venedik
Civico Correr Müzesi'nde olan harita İslam kartografyasındaki
Belhi ekolünün özelliklerini taşır. Buna göre haritada güney kutbu
yukarıda yer alır. Haritada güney yarımkürenin tepede yer alması
kutsal kent Mekke'nin haritanın üst kısmında bulunması gerektiği
düşüncesinden kaynaklanıyor sanılıyor. İslam haritacılığında
Mekke'yi dünyanın merkezi olarak gösteren haritalar vardır.
Avrupa ve Osmanlı arasındaki açığı ilk farkedenlerden biri Katip
Çelebi'dir. Çelebi, 1648 yılında yazmaya koyulduğu Cihannüma'sında
Asya'nın ve İslam coğrafyasından bahseder ve tamamen batı
kaynaklarını referans alır. Mercator'un ünlü eseri Atlas Minör'ü,
asistanı Fransız asıllı Mehmet İhlas'la beraber Türkçe'ye çeviren
kişi de Katip Çelebi'dir.
Matbaanın kurucusu İbrahim Müteferrika tam bir harita
meraklısıydı. Matbaasındaki altı makineden ikisini harita basımına
tahsis etmişti. Vankulu lügatından sonra Osmanlı matbaasında
basılan ikinci kitap Katip Çelebi'nin Tuhfetü'l Kibar fi Efsari'l
Bihar-Deniz Savaşı hakkında Önde Gelen Büyüklere Hediye adlı
eseridir. Katip Çelebi, Osmanlı deniz savaşlarının tarihini
anlattığı eserinin girişinde coğrafya bilgisinin çok önemli
olduğunu, 'yerle bir olası kafirlerin' coğrafya bilgileri
sayesinde Yeni dünyayı bulup keşiflerde bulunduğundan ve 'Balıkçı
unvanıyla ün salmış Venedik tayfası gibi aşağılık kavmin' Osmanlı
imparatorluğu ülkesinin boğazına gelip dayandığından, 'doğuya ve
batıya hükmeyleyen şan-ı ulu devlete' karşı koyduğundan bahseder.
Kitap gerilemekte olan bir imparatorluğun 'eski güzel günlerine'
yeniden kavuşması umuduyla yazılmıştır . Çelebi'ye göre
Osmanlı'nın denizlerde gerilemesinin başlıca nedeni bilgisizlik,
becerisizlik ve böbürlenmedir. Katip Çelebi kaptanlara şöyle öğüt
verir :
"...reisler deniz ilmini bilmeye sıkı önem vereler. Pusula ve
hartı işlerinden gafil olmayalar ve bilenlere de büyükler iltifat
eyleyeler."
Birinci dünya savaşı yıllarında Osmanlı haritalarının
arşivlenmesinde sorunlar çıkar ve iki milyona yakın harita
kaybolur.
Osmanlı haritalarına karşı ilgi Türkiye ve dünyada, 1929'da Piri
Reis'in dünya haritasının Topkapı Sarayı'nın tozlu raflarından gün
ışığına çıkmasıyla başladı. Çoğumuzun tanıdığı bu haritanın
kaynaklarından birinin Kolombus'a dayanması tüm dünyada yankı
yarattı. Zamanla Osmanlı haritacılığının diğer örnekleri de
keşfedildi. Bugün elimizde bu büyük imparatorluktan kalan seçkin
bir koleksiyon var. Ama bir çoğu henüz keşfedilmedi ve arşivlerde
gün yüzüne çıkmayı bekliyor.
Katip Çelebi haklı mıydı acaba? |